On altı yaşındaki Fikriye Dural’ın Karakuyu’da kendisine biçilen kaderden tek bir isteği vardır: kurtulmak. Zeki, çalışkan, okumaya hevesli genç kız, ailesinin borçları karşılığında kasabanın güçlü ağası Kadir Maranoğlu’yla evlendirilmek istenir. Fikriye ise sevdiği adam Alperen’le kaçmayı seçer. Yakalanıp düğün gecesi geri getirildiğinde ailesi için artık bir evlat değil, temizlenmesi gereken bir “namus lekesi” dir. Ölüm emrini veren babası Hamdi, Fikriye’yi öldürme görevini ağabeyi Harun’a verir. O gün ailesinin gözünde ölen Fikriye, mucizevi bir şekilde kurtulur ve kendisine yeni bir isim seçer: Ferda Ateşer.
Aradan on iki yıl geçer. Ferda artık İstanbul’da, kendi ayaklarının üstünde durmaya çalışan özgür bir kadındır fakat geçmişinden tamamen kurtulamamıştır. Hayatını en yakın arkadaşı Nehir ile öyle ya da böyle bir düzene koymuşken; Karakuyu’dan gelen beklenmedik bir haberle sarsılır. Elinde hiçbir şey olmadan kaçtığı Karakuyu’nun değerli toprakları artık neredeyse onundur.
Ferda’yı bulup arazileri satın almakla görevlendirilen kişi, Kadir’in yeğeni Kahraman Maranoğlu’dur. Ancak kader Ferda ve Kahraman’ı birbirlerine kim olduklarını bilmeden önce karşılaştırır. Tesadüfi karşılaşmaları aralarında ilk andan itibaren güçlü bir çekim yaratır. Birkaç saat sonra Kahraman, aklında kalan bu kadının aslında aradığı mirasçı olduğunu; Ferda ise hoşlandığı adamın yıllardır kaçtığı Maranoğlu ailesinin bir parçası olduğunu öğrenir.
Ferda’nın ilk arzusu mirastan kurtulup yeniden İstanbul’daki hayatına dönmektir. Ancak, kaderin kendisine oynadığı oyunun bir benzerini kız kardeşleri Aliye ve Mısra’ya da oynadığını öğrendiğinde; artık kurtulmak istediği bu kasabada kalmaktan ve mücadele etmekten başka bir çaresi olmadığını anlar. Zamanında Esme onun kaderini nasıl değiştirmişse, kendisi de kız kardeşlerinin kaderini öyle değiştirecektir.
Karakuyu, kendisini yok etmeye çalışan ailesinin karşısına başka bir kimlikle dönen bir kadının; kardeşlerini, toprağını ve kendi hayatını geri alma mücadelesidir.